30 Eylül 2012 Pazar

EVLİYA GİBİ KİŞİ NEDEN İMANSIZ ÖLDÜ?



Hani bakarız kişinin konuşmalarına, anlattıklarına da, deriz ki, "evliya gibi adam"!.. Ama bir de bakarlar ki, o kişi "imansız" gitmiş yeni yaşam boyutuna!
İnanılmaz gelir bu bize!.. Ortaya koyduğu fiiller veya konuşmalar yahut görünüşü, bizde "evliyadan" zannını oluşturacak kadar belirgin olmasına karşın, neden böyle bir kişi "imansız" olarak yeni yaşam boyutuna geçer?
Bu konuyu sorguladığımda şöyle bir olay müşahede ettim...
Hepimizin bildiği meşhur açıklaması vardır Rasûlullâh (aleyhisselâm)'ın:
"Kişi ne hâl ile yaşarsa o hâl ile ölümü tadar; o hâl üzere bâ's olur ve o hâl üzere kabir âleminden mahşer âlemine geçer!"
Anlam olarak böyle açıklama...
Şimdi beynin çalışma sistemi hakkında şu bilgiyi hatırlayalım...
Beyinde iki tür hafıza-bellek (memory) mevcut...
Birincisi "short term memory" yani kısa süreli bellek-hafıza, diğeri de uzun süreli hafıza "long term memory"...

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Gizil Arayış


Topraktan olma cansız insan, Sistem tarafından sanal bir koordinata yüklenen veritabanıyla oluşturulmuş mecâzî bir ”ben” yazılımı ile hayat yolculuğuna başlayarak ezelî döngüye dâhil edilir. Ama o insan, “Belâ” diyerek zamansızlık boyutunda an be an şahitlik etmekte olan öz kimliğinden, her an yağan Yalın Gerçekliğinden, kendine “kimlik” perdesi bürüdükleri, “ben” dedirttikleri için uzak kalır. “ben” sanal programı ağaçtan tadıp, zamana bağlı bilinçaltı-önkabulleri ile yaşadığı için Varlığı farklı algılamaktadır. Hikmet yitik, aslî Vatan ise unutturulmuştur ona, KENDİ-liğinden işleyen Hayy içinde!..

Tek olan Varlık ülkesi, Huvel-Bâkî
Göz kırpma süresince Semâ’dan tecellî
Anlık, fânî bir sınırlama o, Zihin Şehri,
Âlemlere gebe; lâkin Sırrına nesî

Veritabanı doğrultusunda üst/derin boyutlarının varlığından habersiz, bilincini Varlığa “ölü” olarak açan hücresel beden/dalga yapılı zihin, incelmiş de olsa mestur kordonu ile Ruh Anaya bağlı olduğundan, çiseleyen ilahi esintilerin -“ben”inin bile farkında olamadığı- özlemini, sembolik yaşamındaki sonu gelmez tatmin arayışı ile doldurmaya çalışır. Örtülü kalmış Birlik, Teklik sevdası adına yanlış boyutta aranan “ben” merkezli bencil yaşam tarzının zihne verdiği geçici mutluluk seansları, bedensel, duygusal, entelektüel hazlar ile yatay boyutta sabitlenen; ama dikeye yükselme potansiyelindeki Gizil (Potansiyel) İnsan, ön-beyin nöronlarının koşuşturmacası içerisinde yorulur ve mezara gömülür.

31 Temmuz 2012 Salı

BEYİN ŞAKA KALDIRMAZ







"Kişi gün boyu düşündüğü şeylerden ibarettir"
( R.Waldo Emerson)
Hidayet KAYAALP

Tabi ki alt beyini kastediyorum... Nam-ı diğer bilinçaltnı.
Peki, nedir bu hakkında çok laf edilip, az şey bilinen bilinçaltı?

Ne olduğu ve sistemin bütünü içinde nasıl bir yere sahib olduğu hususunu ne yazık ki bizde hekes
gibi bilgilerimizi aşan bir düzey olarak kabul etmek zorundayız! BEYİN ŞAKA KALDIRMAZ

Roger Sprey'in,1960'ların başlarında, sağ ve sol loblar dan oluşan iki beyne sahip olduğumuz olgusunu keşfetmesinden günümüze kadar yapılan çalışmaların binlerce yıllık bulgaları aşan düzeyde olduğu
kabul edilse de bilim adamları, beynin hala yüzde sekseninin çözülmemiş bir muamma olarak
önümüzde durduğunu söylüyorlar!

Diğer yandan insan beyninin evrenle olan ilişkisini araştıranlar, her iki sistemin de holografik yapıya sahip
olup, bir biriyle zorunlu bağlantı içinde bulunduklarını yüksek sesle söylemeye başladılar. Önde gelen
bir çok Kuantum fizikcisi, aslında bugünkü evren algısının beynin üç boyuta programlanmasının bir yansımasından ibaret olduğunu, yükselen insanlık bilincinin daha farklı aşamalara ulaşması ile
görünenin arkasında "başka şeylerin" farkedilebileceğini de belirtmekten çekinmemektedirler!

Aslında fizikciler bu söylemleriyle tam da tasavvufun diline ulaşmış oluyorlar ama biz esas konumuza dönelim.

Bilincaltının önemi hakkında İrlandalı yazar Joseph Murphy,
"Bilinçaltının Gücü" adlı ünlü kitabında bakın neler diyor:

22 Haziran 2012 Cuma

İLK TAAYYÜN MERTEBESİ, VAHDET MERTEBESİ


(Fususul Hikem'den alıntı)

 
Bu mertebe salt zâtın cemâlîndeki garkolunmuşluğundan haberli olma mertebesine tenezzülünden ibârettir. Bu tenezzül vücûdun zati gereğidir. Onun bu haberli oluş mertebesine “ulûhiyyet mertebesi” denir. Vücût bu mertebede kendisindeki sıfâtları ve isimleri kapsam oluşu yoluyla öz olarak bilir. Ve sıfâtlar bu mertebede kendisinin aynı olduğundan bu biliş, kendi zâtına olan bilişten ibârettir. Bundan dolayı vücût bu mertebede bütün isimler ve sıfatlar ile isimlenmiş ve sıfatlanmış ve vasıflar ile vasıflanmış olduğundan  “ALLAH” câmi’ isminin mertebesidir ve bu isim ile isimlenmiştir. Bu mertebe, taayyün etmemiş zatın, taayyün sûretiyle açığa çıktığı ilk tenezzül mertebesidir. Buna “ilk taayyün” ve “mutlak ilim” de derler. Çünkü bu mertebede zâtın şuûru ve vicdânı bilinen ve gayrîyyet kaydı olmaksızın mutlaktır. Buna “hakiki vahdet” mertebesi de derler. Çünkü bu “ilk taayyün” nefsinin  ismidir ki, “vâhidden ancak vâhid çıkar” demektir. Bu mertebede sayma ve adetler ve çokluk ve fertler yoktur. Olmak ve olmamak arasında iki tarafta eşittir.

17 Mayıs 2012 Perşembe

BİLGİNİN EN SON SINIRI NEDİR?




(İbn-i Arabi'nin Füsus'undaki Anahtar-Kavramlar kitabından bir alıntı)

“   Bilginin en son sınırı nedir? Bu, "ezeldenberi hiç bir şeyin asla mevcûd olmamış
olduğu" şeklindeki görüşün temsil ettiği merhaledir. İşte bu, [Bilgi'nin], buna hiç
bir şeyin eklenemeyeceği en uç sınırıdır.


Bu pasajdaki "ezeldenberi hiç bir şeyin asla mevcûd olmamış olduğu" biraz sonra
okuyacağımız pasajın [isâbetli ve] doğru bir biçimde anlaşılması için anahtar cümledir.
Bununla beraber, bu son pasajın insanın bilgi iktisâbının en son sınırının
epistemolojik olup olmadığı meselesiyle ilgili olmadığını göz önünde bulundurmak
önemlidir. Bizim buradaki meselemiz genellikle metafizik içeriklidir. Zîrâ Varlığın
ya da Âlem'in ezeldeki başlangıcıyla ilgili bulunmaktadır. Burada söz konusu olan
"başlangıç" Varlık âleminin başlangıç noktası anlamındadır. Biz ne zaman Varlık âleminin
oluşumunu mantıkî açıdan düşünecek olsak gerçek bir "başlangıç"ın varlığını
vaz etmemiz gerekir. Akl'ımız Varlık âleminin, bir başlangıç noktası olmaksızın
var olmağa başlamasını idrâk edemez.

8 Nisan 2012 Pazar

NEFSİN MERTEBELERİ


NEFSİN MERTEBELERİ

1. NEFS-İ EMMARE: Kötülüğü fazlasıyla emreden nefis. Avamın nefsi, halkın aşağı tabakasının, aşktan mahrum, tevhidden habersiz, benliğe mahkum olmuş, dünya sefasına dalmış, ma’nevi feyzlerden mahrum kalmış, içgüdüsünün çemberini kıramamış, ’onlar hayvan gibidirler, dahada şaşkındırlar’ (Araf suresi 179) ayetinin tarif ettiği nefis. Dünya ziynetlerine kanmış, altına, gümüşe tapmış, kadını şehvetinin mimarı yapmış, ilkelliğin heykeli nefis.
Kur’an-ı Kerim’de “(bununla beraber) nefsimi temize çıkarmıyorum. çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder. Rabbim acımış, korumuş o başka. Şüphesiz rabbim çok acıyan, pek esirgeyendir” buyurulur. Bu nefis, ismini, ayetteki ‘le emmaretun’ kelimesinden almıştır.
Bu mertebedeki nefis, negatif olup toprağın üstüne değil de, turp gibi altına doğru yol alan, karanlıklarda kalan nefistir. Bu nefsin  insanları başkasının hakkına, hukukuna, ırzına, namusuna hiç değer vermeyip hayvanları bile şaşırtan davranışlar sergilerler.
Böylesi bir nefsin terbiyesi, koşuma alıştırılmak istenen acemi ve yoz atın terbiyesinden daha zordur. Bunların yapışacakları, tutunacakları kurtuluş ipi “la ilahe illallah’tır”. Böylelerini Kelime-i Tevhide alıştırmak lazımdır. Ola ki Kelime-i Tevhidin ateşi kalplerini sarmış kirleri, pislikleri yakar, kül eder  de o külün içinde gül biter. Bunların gördüğü nurun rengi mavi olur.

7 Mart 2012 Çarşamba

MADDENİN ARDINDAKİ SIR


MADDENİN ARDINDAKİ SIR
İnsan, yaşamının başından itibaren, içinde yaşadığı dünyanın kesin bir maddesel gerçekliği olduğuna inanmıştır.
Bu şartlanma içinde büyür ve tüm hayatını bu bakış açısı üzerine kurar.
Ancak modern bilimin ulaştığı sonuçlar, sanıldığından çok farklı ve önemli bir gerçeği ortaya çıkarmıştır.
Dışımızdaki dünya hakkındaki tüm bilgiler, bize beş duyumuz aracılığı ile ulaşır.
Bu dünya gözümüzün gördüğü, kulağımızın duyduğu,burnumuzun kokladığı,
dilimizin tattığı ve elimizin dokunduğu bir dünyadır.
İnsan doğduğu andan itibaren bu beş duyuya bağımlıdır.
O nedenle, dış dünyayı ancak bu duyuların tanıttığı şekliyle tanır.
Oysa algılarımız üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar, dış dünya dediğimiz kavram
hakkında bugüne kadar sanıldığından tümüyle farklı gerçekleri ortaya koymuştur.
Bu gerçekler, dış dünyayı oluşturan maddenin, çok önemli bir sırrını gün ışığına çıkarmıştır.
Çağdaş düşünür Frederick Vester, bilimin bu konuda ulaştığı noktayı şöyle ifade eder:
"Bazı düşünürlerin 'insan bir hayaldir, aslında bütün yaşananlar geçici ve aldatıcıdır,
bu evren bir gölgedir
' şeklindeki sözleri, günümüzde bilimsel olarak kanıtlanıyor gibidir."
Maddenin ardındaki bu sırrı kavramak için, önce dış dünya hakkında bize en çok bilgi
veren duyumuz olan, görme hakkındaki bilgilerimizi hatırlayalım.
Nasıl görüyoruz ?