20 Ekim 2013 Pazar

MEVLEVİLİK



1- Kuruluşu
Ölüm gününü Hakk’la vuslat, sevgiliye kavuşma günü sayan Hz.Mevlânâ’nın bu dünyadan göçüp, sonsuzluk âlemine doğmasıyla onu tanıyanlar, fikir ve görüşlerini benimseyenler büyük acılara boğuldular. Başta oğlu Sultan Veled, Çelebi Hüsâmeddin ve diğerleri... 
Hz.Mevlânâ’nın fikirleri ve yaşantısı kurumlaşmalı, yüzyıllar boyu tüm insanlığa uzanan bir el olmalıydı. İnsanlığı sevgiye, hoşgörüye, iyiliğe, doğruluğa ve güzel ahlâka yani İslâm’a çağıran bir el...
İslâm Peygamberi, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammed’in yüzyıllar önce tüm insanlığa yaptığı çağrıyı Hz.Mevlânâ da yineliyordu.
Bâzâ! Bâzâ! Her ân çi hestî bâzâ
Ger kâfîr u gebr u bût-perestî bâzâ
İn dergeh-i mâ, dergeh-i novmîdî nîst
Sad bâr eger tövbe-şikestî bâzâ
  
Gel!.. Ne olursan ol, yine gel...
İster kâfir ol, ister ateşe tap, ister puta...
İster yüz kere tevbe etmiş ol, ister yüz kere bozmuş ol tevbeni...
Bizim kapımız umutsuzluk kapısı değil, nasılsan öyle gel.

13 Eylül 2013 Cuma

Çift Yarık Deneyi Nedir?




Işığın dalga özelliği gösterdiğini kanıtlayan çift yarık deneyi Thomas Young tarafından yapılmıştır. Çok popüler bir deney olması dolayısıyla, bu yazımızda deney hakkında kısa bir özet bilgi verip daha çok deneyin çıkarımları ile ilgileneceğiz.

Deney Nasıl Yapıldı?
Öncelikle bu deney elektron düzeyinde küçük parçacıklar üzerinde yapıldığı için daha rahat kafanızda canlandırmanız için bildiğimiz makro dünyadan benzetmeler yapacağız. Deneyimize başlamak gerekirse, eğer ışık bir dalga karakteristiği gösteriyor farz edersek, onu bir silahtan ateşlenmiş kurşunlar olarak düşünebiliriz. Şimdi her birinden sadece bir kurşun geçebilecek iki delikli bir duvar ve arkasında kurşunların saplanacağı deliksiz bir başka duvar düşünelim. Çift delikli duvarın önünden birkaç ateş yaptıktan sonra, arkadaki duvarda, ön duvardaki deliklerin hizasında iki hat şeklinde kurşunların dizilmesini bekleriz. Bu bağlamda, fotonlarla yapılan deneyde benzer sonuç elde edilirse, fotonun tanecik özelliği gösterdiği sonucuna varabiliriz.

3 Ağustos 2013 Cumartesi

“Vahdet-i Vücûd” Tâbiri Muhyiddin İbnü’l-Arabi Tarafından Kullanılmış mıdır?





    (Ahmed Avni Konuk Fususu'l-Hikem Tercüme ve Şerhi'ni yayınlayan M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı'ının giriş bölümü için hazırladığı yazıdan alıntı.)
   
     Vahdet-i Vücûd

     Varlık mertebeleriyle doğrudan doğruya alakalı temel fikir, yukarıda belirttigimiz gibi, vahdet-i vücud inanç ve anlayışıdır. Önce vahdet-i vücud terimi hakkında bir kaç noktaya işaret etmek faydalı olacaktır kanâatindeyiz.
     a) “Vahdet-i vücut” tâbiri İbnü’l-Arabi tarafından kullanılmamıştır.(45) İbnü’l-Arabi’nin eserlerini tarayarak bir çalışma yapan Dr. Suâd Hakim, bu terimin onun kuIlandığı ıstılahlar arasında mevcud olmadığını ifâde etmekte(46) ve şöyle demektedir: “Vahdet-i vücud tâbirini İbnu’l-Arabiyi inceleyenler icad etmiştir; daha doğrusu bu kimseler onu vahdet-i vücuda kãil olanlar zümresinde tasnif etmişlerdir. (...) Araştırma ve inceleme yapanlar, neticede İbnül-Arabi’nin ‘Vücudun hepsi birdir’, ‘Orada ancak Allah vardı? ve ‘Vücudda ancak Allah vardır’ gibi cümlelerinden hareketle vahdet-i vücud ashâbından olduğuna istidlâl etmişlerdir”(47). Dr. Suâd Hakim bu tâbiri ilk defa kullanan kimsenin muhtemelen İbn Teymiye (728/1328) olabilecegini(48), Michel Chodkiewicz ise ilk defa olarak  Sadreddin Konevi’nin (673/1274) Miftâhu’l-Gayb adlı eserinde kullanmış olduğunu ve “şeyhinin doktrinine şüphesiz zaruri olan felsefi bir ifâde verdigini, fakat bu sistemciliğin pek cok yanlış anlamalar ortaya çıkardığını”(49) söylemektedir.
     Sadreddin Konevi İbnü’l-Arabi’nin talebesi olduğu ve İbn Teymiye’den kırk beş sene önce vefât ettiği düşünülürse,

1 Temmuz 2013 Pazartesi

A'mak-ı Hayal


(Alıntı)

Leylâ ve Mecnûn Osmanlı divan şairi ve tasavvuf edebiyatı üstâdlarından Fuzuli tarafından yazılmış bir hikâyedir. Leylâ ve Mecnûn isimli şahıslar tamamen hayali kahramanlar olup tarihte yaşadıklarına dair hiçbir iz yoktur..
Fuzulî bu hikâyeyi beşerî aşk tarzında anlatmıştır. Fakat hikâyenin anlamının beşeri aşk ile uzaktan ve yakından hiçbir alâkası yoktur. Hikâye tamamen tasavvufi içeriklidir.

Leylâ; tasavvufî yolculuk olan seyr-i süluk (bilincin hakikate yükseliş aşamaları) ile ulaşılacak gâyenin sembolüdür. Mecnûn da nefsin (o gâyeye yükselen bilincin) sembolüdür.

Leylâ; gece, geceye ait, gecenin rengi gibi anlamları içeren bir isimdir. Tasavvufta gece, karanlık ve siyah kavramları Allah’ın zâtî yönüne işaret eden sembolik bir renktir. İnsan kalbinin ya da daha doğru bir ifade ile insan bilincinin AHADİYET (teklik) ilmini tanıyıp o ilme âşık olması olayı siyah renk ile anlatılır. Bunun da kaynağı; Hz. Muhammed a.s.’ın Mekke’yi fethettiği gün sancağının ve sarığının renginin siyah olmasıdır.

Zâhirde Mekke’yi fetheden Resulullah a.s. hakikatte Ahadiyet ilminin zirvesini fethetmiştir. Ahadiyet ilminin zirvesi ise a’ma (mutlak yokluk, mutlak teklik, mutlak karanlık) makamıdır. Aydınlıkta varlığın kesreti (çokluğu) görünür ama gece olunca ışıkta görülen tüm çokluk kalkar ve yerini sonsuz bütünlük olan tekillik kaplar.
Mecnûn kelimesi “göze ve bilince gizli olmak” anlamındaki kök harflerden gelmektedir. Cennet, cin, cinnet kavramları birbirine akraba sözcüklerdir. Cin “beş duyuya gizli varlık” anlamındadır. Cennet de yine “beş duyumuza gizli bir mekân” anlamını içerir.

Cinnet geçirmek; sebebi gözle görülemeyen bir olay nedeniyle akli kontrolü kaybetmek anlamındadır. Mecnûn ismi de hikayeye özgü olarak cinnet derecesinde tüm bilincini AHADİYET ilmine odaklamak ve o ilimden başka tüm varlıktan ilgiyi kesmek anlamlarını içerir.

“Mecnûn’un Leylâ’ya aşkı başlangıçta beşeri bir aşk idi sonradan Leylâ yerine Mevlâ’yı buldu ve aşk ilahi aşka dönüştü” gibi basit bir yorumu tamamen terk etmemiz gerekir. Leylâ ve Mecnûn hikayesi ilâhî aşkı da anlatmaz. Mecnûn; kendisini Ahad’dan ayrı bir varlık zanneden bilincin tekrar Leylâ’ya; yâni kendi Ahadiyetine dönüşünün hikâyesidir. İnsanın kendi hakikatini idrakidir. İnsan ve ismi Allah olan bir tanrının birbirini sevmesi değil Allah’dan gayrı varlığı olmayanın kendine olan aşkıdır. Allah’ın kendine olan aşkının hikâyesidir.

1 Haziran 2013 Cumartesi

MUHABBETULLAH



Muhabbetullah, Allah-ü Teâlâ’nın kemâl ve cemâlini idrak ve takdir oranında kalpte oluşan ilâhî bir nurdur. Bu muhabbet ile insan ruhu, kederlerden ve hüzünlerden kurtulur. Safî neşe ve huzura kavuşur. İnsan ruhunu erdeme ulaştıran sebeplerin en sağlamı, Allah sevgisidir.

Cenâb-ı Hak, insanın kalbine sonsuz bir muhabbet kabiliyeti yerleştirmiştir. Bu sonsuz muhabbet, ancak zât ve sıfatlarıyla sonsuz kemâlde bulunan Allah içindir. Yâni, insana lütfedilen bu sevgi kabiliyeti Allah’ı sevmek içindir.

İnsan bir şeyi ya ondaki kemâl, yahut ondan aldığı lezzet ve gördüğü menfaat için sever. Meselâ, bir Müslüman peygamberleri, evliyaları, irfan ve fazilet sahibi zâtları, onlardaki “kemalât-olgunluk-erdem” için sever. Kendisine ihsan eden kimseleri, onlardan gördüğü lütuf ve ikramları için sever. Yediği yemek ve meyveleri ise lezzetleri için sever. İnsan, aklen ve vicdanen bilir ki, kemâllerini takdir ettiği, ihsanlarından memnun olduğu ve lezzet aldığı bütün bu varlıklar Allah’ındır. Hepsini O yaratmıştır. Bunlarda tecelli eden bütün kemâl, cemâl ve ihsanlar, hep Ondan gelmektedir.

2 Mayıs 2013 Perşembe

ALLAH KİMLERİ SEVER



İmanın alameti Allah korkusu ve Allah sevgisidir. Peygamberimiz (sav) “İmanın kemali nerede olursanız olun Allah'ın sizinle beraber olduğunu bilmenizdir” buyurmuşlarıdır. Herkes Allah’ı sevdiğini iddia eder. Bu iddia bir temele ve amele dayanmıyorsa boş bir iddiadan öteye gitmez. Herkes kendisine ihsan edeni sever. Allah yaratan ve bütün her şeyi bize veren yüce kudret olduğu için bütün esma ve sıfatı ile zaten bizzat sevilir. Peki, ama Allah bizi seviyor mu? Bilmemiz gereken budur. Allah'ın sevgisini kazanmak için ne yapmalıyız?

Her şeyden önce şunu bilmemiz gerekir ki, Allah müttaki olan kulunu sever. Müttaki, takva sahibi, yani kalbinde Allah korkusunu taşıyan ve bu sebeple günahlardan, yani Allah'ın yapılmasını yasakladığı şeylerden/ amellerden kaçandır. Allah sevgisini kazanmanın yolu Allah’tan korkmaktır. Allah korkusu olmazsa Allah sevgisinden bahsedilemez. Kişi farzları yapmıyor ve haramlardan sakınmıyorsa ve peygamberin (sav) sünnetine uymuyorsa onun Allah sevgisi iddiadan öteye gitmez ve o kimse Allah'ın öfkesini çeker.
Yüce Allah ezelî kelâmı olan Kur’ân-ı Kerimde sevdiği vasıfları anlatmakta ve kullarının bu vasıfları kazanmalarını istemektedir.  Allah'ın sevgisi şahsa değil vasfadır. Kim bu vasıflara sahip olursa Allah onu sever. Bunları Kur’ân-ı Kerimde “Allah sever” kelimeleri ile geçen ayetleri ele alarak maddeler halinde sıralayalım.

1.  Allah iman edenleri sever. (Bakara, 2:257) Kâinatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra namaz gelir. Çünkü iman Allah’ı bilmek, namaz ise Allah'a itaat ve hamd etmektir. Namaz

1 Nisan 2013 Pazartesi

YARADILIŞIN ESTETİĞİ



  Eski dönemlerden beri insan yaradılış hakkında sorular sormuş bu konuda pek çok düşünceler üretilmiştir. Son bir iki asırdır tekniğin gelişmesiyle yeni aletler insanlığın hizmetine girmiştir. Bu aletlerden mikroskop en küçük mikro alemi, teleskop ise en büyük ve uzak makro alemi gözler önüne sermiştir. Eskiden sadece hayal edip gözümüzde canlandırdığımız oluşumlar, şimdi resmi çekilip bizlere sunulmaktadır. Karşılaştığımız görüntüler bizleri hayretten hayrete düşürmekte, evrende ne büyük bir düzen bulunduğu ve her yaratılmış olanın ne derece güzel olduğu anlaşılmaktadır.
  

  Güzellik, biliyorsunuz insandan insana ve kültürden kültüre değişir. Benim güzel bulduğumu siz bulmayabilirsiniz. Bir kültürün güzel dediğine diğer bir kültür çirkin diyebilir. Oysa ki ‘estetik’ denince evrensel bir güzellikten ve her insanda, her kültürde aynı etkileri, aynı beğeni duygularını uyandıran bir güzellikten söz edilmektedir. Soyut ve düşünsel bir “estetik” kavramı çok eski dönemlerden beri ileri sürüle gelmiştir. Mesela Eflatun (Platon) estetik değerin insandan bağımsız bir ‘idea’ olduğu ve bunun soyut olarak var olduğunu ileri sürmüştür. Güzellik kavramında bir değer yargısı vardır. Oysaki estetik kavramında değer yargısından ziyada doğal bir yansıma vardır. Her insan için algılanabilir bir güzellik kavramıdır estetik. Eğer her insan estetiği kavrayabiliyorsa, demek ki yaradılıştan estetiği algılama ve özümseme yeteneğine sahiptir.